DEĞİŞİM Mİ? ÇÜRÜME Mİ?

Updated: Sep 6


Hint kültürü çok tanrılılığı ile tanınan bir kültür. Yaşamın içinde var olan her duruma tanrısal bir güçle açıklık getirmek istediklerinden olsa gerek, Hindu kutsal metinlerinde yaşamsal her duruma karşılık gelecek bir cevap bulmak çok mümkün. Değişim mi? Çürüme mi? sorusu da buna dahil.



Örnekse tanrı Şiva’nın buna cevabı; “değişim” olacaktır. Çünkü O, “yaşam harekettir” der.


Hintlilerin meşhur tanrısı Şiva, hem yıkıcı hem de yaratıcı bir tanrı olarak tasvir ediliyor. Ve deniliyor ki; yıkım olmalı, böylelikle yaşam ve evren yeniden yeşerebilir, yeniler ortaya çıkabilir. Şiva’nın görevi de tam olarak bu; öncelikle yok etmek ve ardından yeniye yer açmak.




Şiva’nın dansının temsil edildiği Nataraja sembolünde Şiva, sol ayağını kaldırarak, sağ ayağı ile cehaletin sembolü olan ifrit ya da Mulayaka / Apasmara’nın üstünde durur, havaya kaldırdığı bir eli “korkusuz ol” anlamındadır ve bu figürde Şiva, bir alev çemberinin içinde resmedilir. Bu alev çemberi, sürekli değişen, yıkılıp, yeni baştan yaratılan, belirsiz ve kaotik görünen dünyayı ve kozmik düzeni sembolize eder. ( Ya da kozmik kaos) Nataraja, yani Şiva’nın kozmik dansı sembolünün detaylı anlatımı başlı başına bir yazının konusu olabilecek kadar derinliklidir. Ancak burada özellikle değişimi vurgulayan yönü ve cehaleti (sağlıksız egoyu) ayağının altına alarak sembolize etmiş olması özellikle bu yazımın konusu. Bu derin kültürde öyle detaylar vardır ki; örneğin cehaleti sol ayağının değil de sağ ayağının altına almış olmasında dahi çok derin anlamlar bulunur.


Sağ beyin psişenin (ruhun) dünyasıdır. Sezgisel yanımızdır, mecazi anlamlarla ilgilenir ve bedenin sol tarafını idare eder. Dolayısıyla psişeden gelen sesleri, hisleri sağ beyinle algılarız. Zihnin değil, kalbin alanıdır da denilebilir. Yani hem madde hem de mana dünyasında varolarak dengeli bir varoluşa geçebilmemiz için kalbin sesine ihtiyacımız vardır. Mantık ve analizin ötesinde bir varoluşun daha olduğunun ve ikisinin bir dengede işlemesinin elzem olduğunun ayırdına varmamız gerekir.


Bunun için korkusuz bir kalple eylemde bulunmaya, kalbe yaklaşmak için de egomuzu bir nevi terbiye etmeye ihtiyacımız vardır. Bu sayede maddi dünyanın ötesinde olana, yani psişemize bilinçli bir mesafeden bakabilir, yeri geldiğinde korkusuzca ruhun derinliklerine dalabilir ve yeri geldiğinde geri çekilebiliriz. Bunu yapabilme kaabiliyeti olan “ego”, yani “bilinç”tir. Böylelikle içsel dünyamızla yaptığımız bu bilinçli dans, yaşamsal bir dansa da dönüşür.


İçsel dünyamız açısından bakıldığında da, içsel dünyamıza farkındalık getirmek, gelişmek, büyümek, tekamül etmek, içsel güvenimizi pekiştirmek için de yıkıma ihtiyacımız var. İçeride de bir Şiva, eskiyi yıkmalı, yok etmeli ki, gelişimimizi engelleyen eskiye dair hiçbir şey kalmasın.


Bana göre tüm kadim bilgilerde, bilgeliklerdeki anlatıların hepsi de çok değerli ve hepsi de birer rehber yolumuzda. Eğer ki, sembolik anlamların içine, derinine nüfuz edebilirsek o zaman tüm bu mitlerin, hikayelerin, efsanelerin binlerce yıllık insanlık tarihinden günümüze kadar gelen ve insandan insana aktarılan paha biçilmez insanlık deneyimleri olduğunu görebiliriz.


Tanrı Şiva, çağdaş psikolojide anlatılan insan psişesinin binlerce yıl önceki anlatımıdır adeta… Çünkü Şiva, bize der ki; içinde yıkılması, yok edilmesi, mücadele edilmesi, savaşılması gereken “sen”ler var ya da “ben”ler var. Ve görünmeyen bir düşmanla savaşmak dünyanın en zor işlerinden biridir. Çünkü bilemeyiz, bu düşman neye benziyor? Onunla nasıl mücadele etmeliyiz? Öncelikle O’nu görünür kılmamız, fark etmemiz, karanlıkta olanı aydınlatmamız gerekir. Bir de Şiva’nın bize önerdiği mücadelenin, savaşın içsel bir savaş olduğunu, temsili bir savaş o