YOGA’DA IZDIRAPTAN ARINMANIN YOLU / AHAMKARA


Yoga felsefesi ızdıraptan arınmanın yolunu sunan en değerli kaynaklardan. Acı, insan olarak varoluşumuzda kucak açtığımız sevinç, mutluluk, huzur, haz gibi duyguların yanında varlığını sürdüren gerçekliğin bir parçasıdır.


Yüzlerce yıllık bu kadim bilgiler ızdırabin kaynağının zihin olduğunun altını çizmişler her zaman. Böyle söyleyince “evet suçluyu buldum ızdırabın kaynağı zihinmiş” 😊 demek çok kolaycı bir yaklaşım olur bence. Çünkü her ne kadar ızdırabın kaynağının zihnimiz olduğuna işaret edilse de bu, suçlunun zihnin kendisi olduğu anlamına gelmiyor. Zihnin yapısını, işleyişini tanımayan biz insanlar, zihnin nasıl olup da ızdırap üreten bir yapıya büründüğünü anlayamadan yaşamlarımızı sürdürmeye devam etmişiz ve halen de sürdürüyoruz aslında.


Zihnin hallerinden biri olan ve zihin yapısının içinde bir katman olarak adlandırılan “ahamkara”, sanskrit dilinde bir kelime, Patanjali’nin yoga sutralarında yer alır. Ahamkara, “ben yapıyorum” anlamına geliyor. Bunun genellikle ego olarak adlandırıldığını görmek mümkünse de, ahamkara bunun çok daha ötesinde bir kavram. Ahamkara, “kavramsal benlik” olarak da adlandırılabilir ve evet böyle söylenildiğinde de yine egoyu tanımladığını düşünebiliriz. Ancak, her ne kadar belirli kavramlarla kendimizi tanımlasak da, erkek cinsine ya da kadın cinsine ait olmak, yaşamda edindiğimiz etiketler, kimlikler, alışkanlıklar, değerler, inanışlar, beni ben yapan dediğimiz şeylerin tümü ahamkaraya dahil olsalar da yine de bu tanım eksik kalıyor. Yani ahamkara eşittir ego demek, oldukça eksiktir.


Ahamkara, yaşamda varoluş halimizi, benlik farkındalığımızı tanımlar ve egosal kimliğimizden ayrı değildir. Çünkü, ben varım diyebilmek için bir bedene, varoluşu maddeleştirecek bir forma ihtiyacımız vardır. Tam da bu nedenle ahamkara egosal kimliğimizin içine yerleşmiştir ancak, sırf egosal kimlikten de daha derin bir varoluş halidir. “Ben yapıyorum” bilinci yaşamda var olduğumuzun farkında olduğumuzu da gösterir aynı zamanda. Ne zaman ki, “ben yapıyorum” halini varoluşsal bir farkındalıktan alıp, kısıtlı bir çerçevede “yapan ben” olmaya ve bu kısıtlı çerçevedeki “yapan ben” olmaya takılı kalmaya başlıyoruz işte o zaman ızdırap da başlıyor.


Kavramsal benlik ya da ahamkara, bu yaşam içerisinde belirli özelliklerle doğmuş olmak ve sonrasında da bu özelliklerin üzerine eklediklerimizle birlikte şekillendirip (şekillendirilip), bir anlamda yeniden var ettiğimiz kimliklerin toplamından ibaret olma halidir. Bu egonun kabaca bir tanımı olabilir.


Yaşamda varlığını sürdüren ve varlığını sürdürdüğünün farkında olan insan, egosal benliğinin her bir parçasını değişmeyen bir öz gibi kabul edip, her bir parçasına ne pahasına olursa olsun sahip çıkmaya başladığında ızdırabın tohumlarını kendi içine bilinçsizce eken bir bahçıvan gibi olmaya başlıyor adeta…

Oysa ego sadece yaşamdaki yerimizi, halimizi, varlığımızı algılamamızı sağlayan bir araçtır, aynı şekilde ahamkara da öyle. Sadece bir araçtır. Ego, tek başına kötü olmadığı gibi, tek başına iyi de değildir. Varlığımızın özünün, egonun kendisi olduğunu zannetmeye başladığımızda işte film orada kopuyor diyebilirim 😊 Oysa ki, bence hep hatırlamamız gereken en önemli şey; egonun varlığın özünü ortaya çıkarmaya yarayan harika bir armağan olduğunu görebilme farkındalığıdır.


Egosal kimlik, bütünün bilincinden kendini soyutladığında, her kötülüğün ve iyiliğin muhatabı olarak kendini görmeye başladığında bütün bir evrensel sistemin akışına karşı kürek çekmeye başlar. Bunun yerine, egosal kimlik evrenin muazzam işleyişi içerisindeki her bir kimliğe, tabiatın kendisine, varolan tüm canlılara birlik bilinci içinde yaklaşmayı öğrenmelidir. Ve ahamkara ile bahsedilen de aslında budur. Öğrenmemek de bir seçim tabi ki, o zaman da ızdırap çekmeye devam etmeyi göze almalıyız. 😊


Çünkü ızdırap, egosal kimliği evrensel yasalara hizalamak yerine, bağnaz bir şekilde yarattığımız kimliklere tutunmaktan kaynaklanıyor. Diğer egosal benlikleri, kendi egosal benliğimizle kıyaslamaktan, diğerlerinin değişmesini istemekten, hatta mümkünse dünyanın değişmesini istemekten kaynaklanıyor. Bunda kötü olan ne var? diyebiliriz doğal olarak. Dünyada o kadar kötü şeyler oluyor ki, neden değişmesini istemeyelim? 


Bana göre ve tabi yoga felsefesindeki ahamkara kavramına göre de 😊 herkesin egosal dürtülerle birbirini itip kaktığı, kabullenmediği, empati kurmadığı, ben yapıyorum ( ve doğal olarak da sen yapamıyorsun 😊 ) dediği bir dünyada birşeylerin iyiye doğru dönüşmesini beklemek safdillik değil midir?


Egosal ızdırabımla kıvranan bir insan olarak, başkasının acısını ne kadar duyabilirim?